Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
FİKİRLERİNİZİ İFADE SADEDİNDE BIRAKACAĞINIZ HER YORUM BİR GÜL'dür... BİR GÜL UZATMADAN GEÇMESENİZ..... Gül Vurgunları
uçüncü Lem'a lemalar üçüncü 3. lema
(Bu Lem'aya bir derece hiss ve zevk karışmış. Hiss ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden bu Üçüncü Lem'a mantık mizanları ile tartılmamalı.)
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
âyetinin mealini ifade eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى { يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِىì iki cümlesi mühim iki hakikatı ifade ediyorlar. Ondandır ki: Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm âyetin mealini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakikat-ı mühimmenin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.
BİRİNCİ NÜKTE: Birinci defa يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi masivadan tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki: İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennet'e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünki kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sû'-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarfettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat-ı alâka etmek, o mahbublar onu terketmeden evvel o onları terketmek cihetiyle Mahbub-u Bâki'ye hasr-ı muhabbeti ifade eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى olan birinci cümlesi: "Bâki-i Hakikî yalnız sensin. Masiva fânidir. Fâni
(Orjinal Sayfa:13)
olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz." manasını ifade ediyor. "Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِىdemekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller." demektir. İşte bu halette kalb, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbubları adedince manevî cerihalar oluyor. İkinci cümle olan يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى o hadsiz cerihalara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani: يَا بَاقِى "Madem sen bâkisin, yeter; herşeye bedelsin. Madem sen varsın, herşey var." Evet mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, umumiyetle Bâki-i Hakikî'nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Yorum yaz!
FİKİRLERİNİZİ İFADE SADEDİNDE BIRAKACAĞINIZ HER YORUM BİR GÜL'dür... BİR GÜL UZATMADAN GEÇMESENİZ..... Gül Vurgunları
iman gözlüğü ile bakan bir insan için, âyetteki ifade ile “lâ havfün aleyhim ve la hüm yahzenun” geçerlidir. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

Çünkü gerçek iman sahibi, sevdiğini Allah için sever. Sevgilisi Allah’ın rahmet ve cemalinin bir yansımasıdır. Ve ebedi hayatta hiç ayrılmadan sonsuz ve huzurlu bir beraberlik yaşayacakları ümidini taşır.
Sevdikleri elinden alındığında “ayrılık geçicidir” diye teselli bulur. Şefkat ettiklerini “hayrul-hafizin” ve “erhamür-rahimin” olan Allah’ın rahmet ve korumasına emanet eder. Kur’an’ın dersi ile musibetleri, felaketleri, hastalıkları İlâhî birer ikaz, birer keffaret-üz zünub (günah temizleyicisi) bilir.

Dünya malını, makamını kazandığında da, kaybettiğinde de “veren de O, vermeyen de” der, esas bakî mal ve mertebe olan uhrevî makamları ve ebedî sevapları hedefler. “Madem bu dünya geçici bir imtihan meydanıdır, imtihanda rahat olmaz” deyip geçici sıkıntıları, zahmetleri hoş karşılar.
“Bu dünya bir karalama defteridir” der, düzeltemediği pislik ve karışıklıklarla zihnini bulaştırmaz, kendi amel defterini temiz tutmakla meşgûl olur. “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” der, pencerelerden seyreder, içlerine girmez.

Günah, gaflet ve isyana düşmüşse bile “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez” der, daima açık olan tövbe kapısından girip yeni bir beyaz sayfa açar. Bu dünyada da hakiki huzur ve saadeti bulur.
Sadece çağımızın değil çağların hastalığı olan depresyondan kurtulmanın yolu çağlar ötesi mesaja kulak vermektir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
| Yağmuru gerçekten yağan; güneşi gerçekten doğan; kuzuları gerçekten meleyen; kuşları gerçekten uçan ve öten bir tablo!! |
Çoğumuz, bir tablonun güzelliğini anlatırken, canlılığı üzerinde durur, ona ağırlık veririz. “Resimdeki çocuk sanki gerçekten ağlıyor” veya “kuzunun süt emmesini ne güzel canlandırmış”, gibi sözler ederiz. Burada beğenilen tablolar bir başkasıyla karşılaştırılır; farkında olunmadan. İşte bu esas tablo şu kâinattır yahut ondan kesitler.
Bu tablonun en belirgin özelliği, Rabbanî oluşudur. Yâni onda yazılanlar, çizilenler, resmedilenler bir terbiyeden geçmişlerdir. Ressam, bir elma resmi çizer, ama onun elmasında ne gıda vardır, ne koku, ne de lezzet; sadece sanatlı bir şekil ve güzel bir taklittir. Kâinat tablosundaki elmalar ise Rabbanîdirler, yâni “elma” mahiyetinin cisimleşmiş birer şekli olarak terbiye görmüşlerdir.
Gerçekten de dünya harikalar harikası bir muhteşem tablo; ama nasıl! Yağmuru gerçekten yağar; güneşi gerçekten doğar; kuzuları gerçekten meler; insanları gerçekten düşünür, sevinir, ağlar; kuşları gerçekten uçar... Bir ressam da bu tablo içinde bir figürdür; resim yapmaktadır; ama gerçekten. Yaptığı resimlerden söz edilmesini isterken kendisini çizen kalemden nasıl gafil olabilir! Her eseri sanatkârının bir çiçeği, bir meyvesi olarak değerlendirmeli. Eserin ortaya çıkmasında sanatkâra bahşedilen kabiliyetin, ona takılan âletlerin, âzâların büyük payı unutulmamalı. Güneşten ziya akıtan, ağaçtan meyve çıkaran, deryada balık üreten şu kâinatın sahibi, insanda da çok çeşitli eserler yeşertmekte, mahsuller yetiştirmekte. İnsanın eli, dili, fikri, hayali ayrı birer derya, ayrı birer tarla... Elinden çıkan resimlere, hatlara, mimarî yapılara; dilinden dökülen güzel sözlere, harika nutuklara; fikrinden süzülen kitaplara hep bu gözle bakılmalı.
Yalnız şu nokta unutulmamalı: Ağaç ne için yaratılmışsa onu yazıyor. İnsana ise yazacağı şeye kendisinin karar vermesi imkânı tanınmış. Başında uzayan saçla kaleminden dökülen yazının farkı burada. Bu yüzden, eserin güzeli yanında çirkinini, harikası yanında pespayesini de verebiliyor. Buna engel olunmayışını, kaleminin böyle serbest bırakılmasını bu dünyada imtihan oluşunun icabı olarak değerlendirmek gerekir.
Dünya tablosu sürekli değişmekte. Canlıların konuşup susmalarıyla, oturup kalkmalarıyla, doğup ölmeleriyle; ayrıca rüzgârın esmesi, suların akmasıyla, tablonun tamamının da durmadan dönmesiyle her an yeni yeni manzaralar ortaya çıkıyor ve kayboluyor. Bu tabloda biz de vazifemiz tamam oluncaya kadar yaşayacak, sonra silineceğiz; büyük sergide yeniden teşhir edilmek üzere...
İnsanın bu tabloda diğer varlıklardan çok farklı bir yönü, çok değişik bir vazifesi var. O, hem figür, hem seyirci. Kendisine takılan âletlerin her biriyle başka bir âlemi seyrediyor, keşfediyor. Gözün, kulağın, aklın seyrettiği daireler birbirinden ne kadar farklı ve ne kadar uzak! Aralarında ulaşılmaz mesafeler var. İşte bu uzak dairelerin bir arada, iç içe bulunması tabloya ayrı bir güzellik katıyor.
İyi insanlar, hayatlarıyla kâinat yüzüne manevî nakışlar işlemekte, rahmanî çiçekler takmaktalar. Kâinat bu güzel neticeler için yürüyüşünü sürdürmede, zaman bu mahsulleri zannetmek için akışını devam ettirmede. İffetli bir hanım, dürüst bir tüccar, itaatkâr bir çocuk ayrı ayrı fakat güzellikte birleşen mânâları, yâni namusu, doğruluğu, hürmeti sergiliyorlar. Her insan bir fabrika gibi, iyi veya kötü mamullerini piyasaya devamlı sürmekle meşgul.
İşin bir perde ötesini hakkıyla göremiyoruz. O da, dünyadaki milyarlarca insanın her birinin bir günlük yaşayışlarında, akıllarından geçen fikirler, yaptıkları değerlendirmeler, duydukları hazlar, elemler, açığa vuramadıkları arzular, dile getiremedikleri istekler, ifade edemedikleri memnuniyetlerden meydana gelen, sessiz fakat muhteşem tablo!
Doğru veya yanlış, iyi veya kötü, bu kâinatta en fazla mânâ neşredenler, zamanda en çok iz bırakanlar insanlardır.
Bir mânâda, her insan bir sanatkâr. Günlük yaşayışıyla kendini işliyor. Öğrendikleriyle aklına, seyrettikleriyle gözüne, sevdikleri veya nefret ettikleriyle kalbine yeni şeyler takıyor, onları ya güzelleştiriyor veya kıymetten düşürüyor. Dünyaya geldiği günden beri, hem ölüme doğru koşuyor, hem de amel defterini yazıyor.
|
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları

Öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni' ister. Çünki şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki: Ay, Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, o Sâni'-i Zülcelal her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam suretlerini tecdid ediyor. Kemal-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnuatıyla tezyin ediyor. Hadd ü hesaba gelmez enva'-ı ihsanatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilat içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et... Nasıl, böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları

"şu vesvese öyle bir şeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tardeder(kovar). tanımazsan gelir, tanısan gider."
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
| BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR… |
"Biz dahi başta Ona başlarız. Bu mübarek kelime bir İslam nişanıdır. Bütün varlıkların hal diliyle söylediği bir zikirdir. “Bismillah” tükenmez bir kuvvet, bitmeyen bir berekettir. İnsan bir yolcudur... Yolculuğu ise; Ruhlar aleminden başlayarak, anne karnından, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabre, ve oradan mahşere, Oradan da sırat köprüsünden geçip ebede kadar sürer. İnsan bu yolculuğunda hem acizdir ve güçsüzdür, düşmanları çoktur. Hem de fakirdir, ihtiyaçları pek fazladır. Madem öyledir; insan bu önemli ve tehlikeli yolculuğunda, şu alemin ebedi sahibi ve ezeli hakimi olan Allah’ın ismini anması gerekir, O’nu tanıması lazımdır. Ta ki, bütün kâinatın dilenciliğinden, ve her hadisenin karşısında titremekten kurtulabilsin. |
|

|
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin, güçsüzlüğün, seni sonsuz kudrete, rahmete bağlayıp, Kadir-i Rahim’in dergahında güçsüzlüğünü, ve fakirliğini en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur, Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden korkusu kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Her şey Allah namına hareket eder, her şey hal diliyle “Bismillah” der, nasıl? Nasıl görsen bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini zorla bir yere götürdü, zorla işlerde çalıştırdı. Kesinlikle bilirsin ki, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket ediyor. Aynen öyle de zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç, “Bismillah” der. Rahmet hazinesinin meyvelerinden ellerini dolduruyorlar, bize tablacılık ediyorlar. Her bir bostan “Bismillah” der, Kudret Mutfağından bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok lezzetli yemekler, farklı yiyecekler içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der Rahmetin bolluğundan bir süt çeşmesi olurlar. Bizlere Rezzak, yani rızk veren Rabbimiz namına en hoş, en güzel ve en temiz gıdayı takdim ediyorlar.
Her bir bitki, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillah” der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona hizmetkar olur. Havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin mükemmel bir kolaylıkla yayılması ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddetli sıcaklığa karşı nazik, yeşil yaprakların aylarca yaş kalması gösteriyor ki, sertlik ve sıcaklık dahi emir altında hareket ederler. O ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asa-yı Musa (A.S.) gibi; “Asanı taşa vur” (Bakara-60) emrine uyarak taşları şakk eder. Ve o sigara kağıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim(A.S.) gibi ateş saçan sıcaklığa karşı: “Ey ateş! İbrahim için serin ve selametli ol!” (Enbiya-69) ayetini okuyorlar.
Madem her şey manen “Bismillah” der, Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip, bizlere veriyorlar; biz dahi “Bismillah” demeliyiz. Allah namına vermeli ve Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.

Soru: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne fiyat istiyor?
Cevap: Asıl mal sahibi olarak, nimetleri bize veren Allah; o kıymetli nimetlere, mallara bedel, bizden istediği, üç şeydir: a) Başta, “Bismillah” demek zikirdir. b) Ortada, bu kıymettar harika sanat olan nimetleri Allah’ın bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olduğunu düşünmek fikirdir c) Sonda, bu nimetleri verene teşekkür etmek olan “Elhamdülillah” demek şükürdür.
Bir Padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de; görünüşte nimeti getirenleri övüp, onlara muhabbet edip, Hakiki nimet vereni unutmak; ondan bin derece daha ahmaklıktır." | |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
İkinci Şuâ şuâlar 2. şua -B-
Evet herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebat, herbir hayvan; öyle bir mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, herbir ağacı birer mektub-u Rabbanî ve herbir taife-i mahlukatı birer kitab-ı Rahmanî ve herbir bahçeyi, birer ferman-ı Sübhanî suretine çevirerek, o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yþaprakları mikdarınca turralar basılmış ve o nev' ve taife kitabına dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıttırmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan nebat, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler basılmış. Hattâ herbir ağacın mebdeinde ve müntehasında ve üstünde ve içinde هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var:
İsm-i Evvel ile işaret edildiği gibi: Herbir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi olan çekirdek (Haşiye) öyle bir sandukçadır ki, o ağacın proğramını ve fihristesini ve plânını.. ve öyle bir tezgahtır ki, onun cihazatını ve levazımatını ve teşkilatını.. ve öyle bir makinedir ki, onun ibtidadaki incecik varidatını ve latifane masarıfını ve tanzimatını taşıyor.
Ve İsm-i Âhir'le işaret edildiği gibi: Herbir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenamedir ki, o ağacın eşkalini ve ahvalini ve evsafını ve öyle bir beyannamedir ki, onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hassalarını ve öyle bir fezlekedir ki, o ağacın emsalini ve ensalini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyan ediyor, ders veriyor.
______________________________
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
Meleklerin seyrettiği namaz: Sabah namazı
Meleklerin seyrettiği bir namaz kılmak ister misiniz? O halde sabah namazını kaçırmayın. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit.
Sabah namazını ne sıklıkla kılarsınız? Hiç kaçırmamaya mı dikkat edersiniz yoksa arada bir kılmaya mı çalışırsınız? Şayet gönlü ötelere açık kullardansanız harika, yok eğer dikkatli değilseniz sabah namazını kılma hususunda, gelin, nimetten faydalanma adına, beraberce Yüce kitabımıza kulak verelim: “Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar, belli vakitlerde namaz kıl, özellikle de sabah namazını. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunur (şahit olurlar). (İsra Sûresi, 78)
Acaba Rabbimiz sabah namazına neden bu kadar önem veriyor? Çünkü, kalbin ulvî olan her güzelliğe açık olduğu en huzurlu vakittir bu vakit. Çünkü, başlanacak olan yoğun ve yeni bir güne hazırlanmanın en doğru ve bereketli olduğu vakittir bu vakit. Çünkü tefekkür için en uygun vakittir bu vakit. Farkına varabilenler için, cennet soluklarının, kalbin derinliklerine kadar nefeslendiği vakittir bu vakit.
İnsan bazen taltif görmek ister ya hani. Yaptıklarının, sevdikleri tarafından görülmesini ister. İşte Yüce Allah (cc), kullarına çok büyük bir taltif yapıyor ve o nurdan meleklerini, ibadetimize şahit tutuyor. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit. Zikrediyorsunuz Rabbinizi, salatü selamlar gönderiyorsunuz Peygamberinize ve yine melekler yanınızda hazır ve şahit.
Gelin dostlar! Sabah namazlarını eğer kılıyorsanız, bu ayeti hatırlayarak, seher vakitlerini daha bir bilinçli idrak edelim. Eğer ki, ihmal ediyorsanız, bugünden tezi yok, beynimizi ve kalbimizi ‘Sabah Namazı Vakti’ne ayarlayalım. Sahi insan ömründe kaç kere sabah namazı kılar ki? Bu bilinmez belki; ama bilinen tek gerçek var ki, o vakitte Allah, meleklerini namaz kılan kulunun yanında hazır tutuyor. Haydi kalkın kaçırılmaması gerekli olan sabah namazına ve hissedin o nurdan varlıkları, sağınızda yada solunuzdadır belki kim bilir, dikkatli davranın o halde...
Sayı: 214
Bölüm: Bir Teklif
SALİH YUSUFOĞLU
Zaman - Ailem
12.01.2007
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
RAMAZAN RİSALESİ
|
Bismillahirrahmanirrahim O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, ap açık delillerini taşıyan ve hak ile batılın arasını ayıran Kur’an, o ayda indirilmiştir. (Bakara suresi 185) Birinci Nükte: Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a'zamlarındandır. İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. Cenab-ı Hakk'ın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva'-ı nimeti o sofrada umulmadık yerlerden bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar? İkinci Nükte: Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk'ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Birinci Söz'de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'am edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi, Cenab-ı Hak hadsiz enva'-ı nimetini nev'-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün'im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur. İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti cihetiyle; "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'amıdır. Onun emrini bekliyorum." diye nimeti nimet bilir; bir şükr-ü manevî eder. İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer. |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Fikirleriniz benim için değerlidir.YORUMlarınızı bekliyorum. Gül Vurgunları
O (ALLLAH) ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı.
(secde s:7)
her şeyde, hatta çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ( güzellik) ciheti vardır. Kainattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ona hüsn-i bizzat ( zatı itibariyle güzel) denir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona, hüsn-i bil-gayr denilir. Bir kısım hadiseler de vardır ki, zahiri ( görünüşü) çirkin ve karışıktır. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.
Sizin çirkin gördüğünüz nice şeyler vardır ki, sizin hakkınızda çok daha hayırlıdır. Sizin sevip hoşlandığınız nice şeyler de vardır ki, sizin hakkınızda çok daha şerlidir. Doğrusu ALLAH bilir, siz ise bilmezsiniz.
(bakara s: 216)
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!